Tuesday, December 7, 2010


UÇURT'MA !!!
Siz kumbaranızda hüzünler biriktirdiniz
Vakit dalda sallanıp dururken akşamüstleri.
Gemiler ve yolcular bilirdiniz giden
Vazgeçen
Bir kadındınız üstelik saçlarında çocuklar gezinen.
Bahanelerden sözlerle,
Geceyi gündüzle aldattınız duraksız.
Siz ay ışığında kediler büyüttünüz;
Hırçın ve kavgacı.
Dilek ağaçlarına bir paçavra gibi astınız ömrünüzü.
Denizi yalnızlığa kıyı evinizde
Hevesler dizdiniz çatılarınıza.
Çizgiden kahramanlarınız vardı
Silgi tozlarıyla yok oldu.
Şimdi yıpranmış bir albüme bakar gibi
Zarifçe gülümsüyorsunuz dünlere
Hayallerinizi uç uça ekleyip
Kahverengi uçurtmalar salıyorsunuz göklere.
ÖZNUR YAMAN
3 Aralık 10

Sunday, July 25, 2010

UZUN SAÇLININ YERİ


Uzun saçlı adam
Anlat hadi bir şeyler
İnce belli bardağa koy demini almış vakitlerimi
Şairlerden konuşalım
Şiirlerden
İlle de Cemal Süreya’dan
İlle de 8.10 vapurundan.
Ben bu gece uykuyu alnından öpeyim.
Sen geceyi uykuya yatıya gönder.
Uzun saçlı adam;
Çık gel o denizin kenarından.
Kıyılarımız denk değil denizlerimize
Suları çekilmiş günlerimizin baksana
Konuş be adam
Avuçlarımız kimden kalmış böyle ter içinde!

Sunday, June 27, 2010

Dalga (Die Welle – The Wave)

Bir haftalik okul projesi icin otokrasi dersi alan bir sinif ogrenciye hoca otokrasinin anlamini sorar. Hepsi az cok birseyler soyler ve en sonunda otokrasinin bir cesit diktatorluk olduguna ve Hitler'in ve Nazi partisinin buna ornek gosterilebileceginde hemfikir olurlar. Siniftan bir ogrenci hocaya, dunyadan bir kere Naziler gecti bir daha ayni hatayi kimsenin tekrarlamayacagini soyler ve boyle gereksiz seyleri konusmaktansa dersi bosverip Bush yonetimini tartismayi teklif eder. Hocanin cevabi sert olur ve dersi islemeye devam edecegini soyler. Dersin ve sinifin kurallari konusulur vs vs. Yalniz ogrencilerin bilemedikleri bir sey vardir: artik bu bir haftalik dersin sonunda onlar bile kendilerini taniyamayacaklardir.

Film 2008 yapimi bir Alman filmi fakat gercek olay 1969 da Amerika'da yasanmis. Filmin anlatimi ve konusu cok iyi. Tabii ki olayi disaridan izleyenler olarak biz, nasil oluyora farkina varmiyorlar tum bunlarin diye dusunuyoruz. Sahiden ayni sey bizim de basimiza gelse (ki bazilarimizin gelmis de olabilir) nasil bu hale geldigimizin iplerin nerede koptugunun farkina ne zaman varirdik acaba?

Psikolojide kullanilan sosyal kimliksizlesme (depersonalizasyon) ve bireylik yitimi gibi kavramlar da bu yasananlarin aciklamasi olarak kullanilabilir. Filmi de izledikten sonra aklima gelen sey ne oldum dememeli ne olacagim demeli oldu ve her adimi atarken sonucunu iyi dusunerek, galeyana gelmeden atmali, yoksa ne yaptigimizin farkina vardigimizda cok gec olabilir.

Thursday, June 24, 2010

Soraya'yi taslamak (The Stoning of Soraya M.)

Hic dusundunuz mu zina yapmakla suclanan bir kadin masum oldugunu nasil kanitlar. Boyle bir suctan nasil aklanilir?

Iste Soraya'dan istedikleri de buydu. Evli ve (filmde goruldugu kadari ile) dort cocuk annesi ve sureli kocasi tarafindan asagilanan, fiziksel olarak istismar edilen bir kadindir Soraya. Birazcik para biriktirip kacma hayalleri kurar zalim kocasindan, kocasi 14 yasindaki henuz cocuk sayilabilecek bir kizla evlenme hayalleri kurarken. Kocasi Soraya'dan en ucuz sekilde kurtulmak ister ister ve onu zina yapmakla suclar cunku zinanin cezasi taslanarak oldurulmektir ve en ucuz bastan savma metodu budur kocasi Ali icin. Yasadikleri yer kucuk bir yer oldugu icin Ali hem sahitleri hem de Imam'i tehdit yolu ise satin alir. Plani tikir tikir islemektedir. Zaten boyle dedikodulara merakli olan kasaba halkini hemen galeyana getirir Soraya'ya zina suclamasi yaparak. Ayni gun icerisinde hem mahkeme gorulur hem de infaz gerceklesir. Iste o zaman Soraya'dan masum oldugunu kanitlamasi isterler. Cunku yasalara gore eger bir kadin zina ile suclaniyorsa masum oldugunu kanitlamasi gerekir, fakat bir kadin bir erkegi zina ile sucluyorsa o zaman yine kadinin erkegin suclu oldugunu kanitlamasi gerekir. Cark her zaman kadinlarin aleyhine isler. Ve bu devran boyle donerken yine kadinlar bu duruma hic ses cikarmaz hatta icten ice hakkettigini buldugunu dusunurler suclanan kadinin.

Film 1986 da Iran'da yasanan gercek bir olayi anlatmaktadir. Izlemesi cok zor ve uzucu bir filmdir bu yuzden. Ama izlerken sunlar da gelir insanin aklina: Kanunlari din adina ve dinden temel alarak koyduklarini iddia eden bu insanlar nasil oluyor da bu kadar sapabiliyorlar yoldan ve bu kadar tutucu olabiliyorlar? Nasil vicdansizca herseyi kendilerine yontabiliyorlar? Kadinlarin namusu ile erkeklerin namusu arasindaki bu daglar kadar fark neden kaynaklaniyor? Ve hic mi bilgili, alim bir insan yok ki “hayir siz yanlis yapiyorsunuz, kitapta yazan aslinda budur” demiyor?

Thursday, April 29, 2010

NEFES





içimden şiirler geçer bu gece

vapurlar geçer

penceresinden çocuk sarkan trenler geçer

bu gece askerler uğurlarım sevgili gibi otogarlardan

bu gece içimden uzun yol otobüsleri geçer

pazarda annesi tam kaybetmişken bulan çocuklar geçer

bayram sabahı telaşıyla anneler geçer

sabah ezanı ile bir ihtiyar geçer



içimden şiirler geçer

şairler geçer

aşk gibi birşey geçer

aşk desem değil

değil desem değil

içimden bir adam geçer.

Saturday, April 10, 2010

SYM-14

HIKAYENIN BASI

Thursday, April 8, 2010

SYM-13

Saturday, January 30, 2010

SYM-12

Monday, January 25, 2010

HAYDAR ERGÜLEN HAKKINDA SUÇ DUYURUSU!!!



Üç yanım kara benim bir yanım ıssız
Denizsiz, vapursuz, yolcusuz, susuz

Hakkınızda suç duyurusunda bulunuyorum sayın şair.
’40 şair misiniz ! 1 heves misiniz bilemiyorum ama derhal tutuklanmanızı istirham ediyorum. Artık bu kadarı da fazla! Şaşkın şaşkın bakmayınız rica ederim Siz de çok iyi biliyorsunuz ki işlediğiniz suçlar kitaplar dolusu.
Siz nasıl bir adamsınız sayın şair ‘arkasından bile konuşamıyorsunuz sevdiklerinizin’
Bunca kelimeye bunca anlam yüklemek niye? Nasıl ‘başlanır eski bir ayrılığa’ anlatın bize.
İlla ki sözlerin içinden ırmaklar geçmez sayın şair. Çocuk; yollardan nehirlerden kuşluk vakitlerinden değil bir anneden doğar inanmak zor olsa da…
İnsanın tenine akşam nasıl iner o akşamla bir çocuğun yüreğine peki?
Siz bize yasaklar koyamazsınız sayın şair:
‘özellikle yaz günleri
güneşi bir çiçek gibi yakalara iliştirmek
yasaklanmıştır’.
Kafam allak bullak sayın şair acıyın bana!
‘ağustos birkaç yerinden nasıl güneş alıyor Ya mayıs havalanınca ardı nasıl haziran oluyor.Dokunmayın artık geceye kapımıza düşen aya..
Yalvarıyorum içinizde bir kadın kırılmasın. Bırakın bize kalsın kadınlığımız, kırılganlığımız bir adamda bin kez un ufak olmuşluğumuz.
Bize kırık tebessümler göndermeyin artık…
Ah şair ‘bahçeler sarışın’ olmaz kimse öpemez alnından ayrılığı… Bir diş gibi ağrımaz insan, ömrünün bir yarısında baba bir yarısında oğul olmaz… Kimse kıskanmaz bir şehri sizden başka…
İçimde dolanıyorsunuz sayın şair derhal dışarı çıkın
‘kim bıraktıysa bu sessizliği göremiyorum hiçbir şey’
Sayın Şair orada mısınız?


‘Beni de ince bir vakte ayarla’ şair
Merak etme ‘içimde benden başka kimse yok bende olmasam’
‘Üstümde de yağmurdan başka bir şey yok’
‘Bir yağmurluğum bile olsa fark etmez’ ıslanırdım şiirlerinizle
Haklısınız sayın şair
‘Meğer hayat ateşli bir hastalıkmış’


ÖZNUR YAMAN

Ocak'10 Samsun

Sunday, January 10, 2010

Çocuğunuzun Ruhsal Eğitimi-David CARROLL


Harvard ve Columbia Üniversitelerinde eğitim görmüş eski bir öğretmen ve deneyimli bir yazar olan David CARROLL un bu kitabında çocuğunu daha insancıl ve yüksek değerlerde yetiştirmek isteyen ebeveynler için güzel bilgiler,tavsiyeler ve örnekler bulunuyor.Carroll, kitaptaki uygulamaların çocuğun içsel benliğinin gelişimine ve ruhsal potansiyelinin ortaya çıkmasına yardımcı olacağını söylüyor.

Kitap 5 ana bölümden oluşuyor. Çocuğunuzun Ruhsal Eğitimi başlıklı ilk bölümde; doğumdan sonaki ilk anlarda bebeğe nasıl davranmamız gerektiği ve neler yapmamız gerektiğiyle ilgili çok ilgi çekici ve gerekli bilgiler veriyor.Örneğin çocuğu iyi düşüncelerle sarmanın ne kadar önemli olduğuna dikkat çeken Carroll, kendisine anne-babalardan gelen 3 öneriyi kitabında aktarıyor.

1.Çok küçük bir çocuğun yanında olduğunuz zaman öfkeli veya dikkatsiz düşünceleri aklınıza getirmemeye çalışın.Yazar bazı anne babaların çocuklarının yanında hiç tartışmadıklarını söylüyor.En azından bebeklik döneminde bu yapılabilir.

2.Çocuğun sağlıklı ve güçlü olduğu imajını daima aklınızda tutunuz.(özellikle çocuk hasta olduğu veya karnı ağrıdığı zaman)

3. Bebeğin iyiliği için sessize dua etmeye özellikle özen gösteriniz.


İlk bölümde ayrıca Yeni Ayak Çocukları diye bahsettiği yürümeye yeni başlayan çocukların, bu hareketini ruhsal bir ders haline getirmeyi anlatıyor.İlk adımlarını atan çocuklar eğer teşvik görecek olursa, bedensel ve zihinsel dengeyi öğrenmiş olacaklarından, zerafet,kendine hakim olma, güven gibi özelliklerinin de gelişeceğinden bahsediliyor. Yine bu konuyla ilgili ilgimi çeken bir bölüm:

İnayet Han'dan: 'Çocuğun kalkıp yürüdüğü an, büyük bir heves ve ilgiyle izlenecek bir zamandır. Bu, güçlerin tezahür ettirildiği bir andır. Diyebiliriz ki, çocuğun hareketlerinde bir sembolizm mevcuttur. Eğer çocuk dostdoğru bir şeye giderse bu, tabiatının doğruluğunu gösterir. Eğer sendeliyorsa, bu da idare gücünün eksikliğini anlatmaktadır... Eğer çocuk koşarak belli bi ryere erişecek olursa, düşünmeden hareket eden maeracı biridir. Ancak yürümeye başlar başlamaz uygun bir ritmi benimseyerek istenen bir yere erişirse çok ümit verici bir çocuktur. Yürüyüş ritmiyle tek bir amacı olduğunu ve denge kurabileceğini göstermiştir.'

İlk bölümün devamında Çocuklar için oyunun kurallarından bahsediliyor. Çocukların en çok eğlenirken öğrendiğinden, onlara bir şey öğretirken tekrar etmek gerektiğinden ve buna ilave bir çok konuda örnekler vererek anlatıyor yazar.

Aktarmak istediğim diğer konu da çocuk gelişiminde hikayenin önemi. Yazar çocuğun içsel kulağına ulaşmak için hikayelerde sembolik ruhsal anlamların gizli olduğunu anlatıyor ve bazı örnekler veriyor:

*Kutsal bir maceraya atılan kadın veya erkek kahraman(İnsan ruhunun İlahi olana doğru yolculuğunu, özünü arayan insanın yüksek Ben'ine dönme çabasını temsil eder)

*Bir kuleye kapatılan ve kötü bir büyücü tarafından tutsak edilen prenses(maddenin içine tutsak olmuş kutsal ruh)

*Mistik ülkelere aniseyahatler(değiştirilmiş şuur halleri ve mistik tecrübeler)

*Kahramanlarına hedeflerine ulaşmalarında yardımcı olan sihirli hayvanlar ve ışıklı varlıklar(ruhlar,rehber ruhlar ve melekler)

*Periler, devler, cücelerin ortaya çıkışı( görünmeyen, astral alemde bulunan varlıklar)

*Sihirli sözcükler ve büyüsel nakaratlar(dualar ve mantralar); sihirli değnekler, yüzükler, kılıçlar, kitaplar, heykelcikler.(dinsel ayin objeleri, din kitapları, din kitaplarıve onları destekleyici objeler).

*Kötü krallar, kötülük dolu sihirbazlar, hain cadılar, güçlü büyücüler.

*İyi kral, her şeyi bağışlayan baba,güneş zafere ulaşan aslan.(Tanrı)


Bu konunun devamında ayrıca çocukların karşılaşacağı bütün kitapların, resim ve her basılı malzemenin, içeriğinde bir tür öğretici, ahlaki ve ruhsal mesaj taşıması gerektiği görüşünde.

Birinci bölümün son konusu da her şeyi zamanında, sırası geldiğinde aktarmak.Bunlardan biri de çocuğunuza varoluşu ve ölümü anlatmanın yolunun nasıl olacağı.Bununla alakalı güzel bir su-buz örneği var. O da şöyle:


Bu inancı anlaşılır biçimde göstermenin ilginç bir yolu su dolu bir kap içine buz parçaları koymaktır. Buzların insan yerine geçtiğini, suyun ise evrenin görünmeyen yaratıcı gücü olduğunu söyleyiniz. Bizler belli bir tanrısal süreçle saydam'görünmeyen' sudan geliyoruz, yani buza benziyoruz. Daha sonra, uzak bir tarihte, eriyip tekrar suya döneceğiz. Jenkins şöyle yazıyor: 'Biz görünmeyenden gelip görünür hale geçiyoruz. Buz eryip yeniden su olurken,ölüm dediğimiz sırada sadece sadece bedenlerimizi bırakıyoruz ve ruhlarımız Ruh'a geri dönüyor ya da görünmeyen dediğmize'

Bunlar sadece ilk bölümden bazı alıntılardı. Özellikle çocuğu olanların ilgisini çekeceğini ve faydalanacaklarını düşünüyorum.

Monday, January 4, 2010

KÖPRÜBASTI PARASI



Bu günlerde en çok konuşulan konulardan biri zamlar oldu. Özellikle de köprü ve otoyollara gelen zamlar çok konuşuluyor.

Karayolları Genel Müdürlüğü, otoyol ve boğaz köprülerinin geçiş ücretlerinin,yeniden düzenlendiği ve otoyol ve köprü geçiş ücretlerine ortalama yüzde 13.91 oranında artış yapıldığını bildirdi. Yeni düzenlemeye göre, otoyollarda otomobil için en yakın mesafe ücreti olan 1.25 TL, 1.50 TL'ye; en uzak mesafe ücreti olan 11.50 TL, 13.25 TL'ye çıkarıldı. Boğaz köprülerinde ise otomobiller için uygulanan 3.25 TL geçiş ücreti 3.75 TL olarak belirlendi.

Bu karardan tepkiler arttı ve Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Nazım Kaya yapılan zamla ilgili yürütmenin durdurulması talebiyle dava açacağını bildirdi ve şunları söyledi:

''Bu zam, enflasyon artışına göre oldukça yüksek. Birlik olarak zamla ilgili yürütmeyi durdurma talebiyle İstanbul İdare Mahkemesi'nde dava açacağız. Daha önce benzer zamlarla ilgili açtığımız davalar, lehimize sonuçlandı. Bu davaları da mahkemeye delil olarak sunacağız. Biz vatandaşların köprü ve otoyolları kullandıktan sonra aldıkları belgeleri saklamalarını istiyoruz. Karar lehimize sonuçlanırsa aradaki farkı geri alabilirler.''

Dünyanın hiçbir yerinde var mıdır merak ediyorum.Aynı şehirde yola para vermek bence hiç akıllıca değil. Umarım bu itirazlar yerini bulur ve belki de aynı şehirde karşı kıyıya geçmek için para vermeyeceğimiz günler gelir.

Wednesday, December 16, 2009

SYM-11

Friday, November 20, 2009

SYM-10

Friday, November 13, 2009

Düşündüğüm için mi konuşuyorum yoksa konuştuğum için mi düşünüyorum?

Son zamanlarda derslerle de paralel olarak dilin düşünce üzerindeki etkisini düşünüyorum. Konuştuğumuz dil acaba nasıl düşündüğümüzü de etkiliyor mu? Bu soruya cevap bulmaya çalışan pek çok araştırma var. Genel olarak bunlar farklı dillerde konuşan insanların renk, şekil, zaman algısı üzerinde yoğunlaşan çalışmalar.
Bir de dilin cinsiyet ayrımı üzerindeki etkisini savunan yazarlar var. Mesela İngilizcedeki “he”, “she” ayrımının ya da “policeman” ile “policewoman” ayrımının ne kadar çok cinsiyetçilik yarattığını söylüyorlar. Bu araştırmaları da genel olarak meslekler üzerinde yapılan çalışmalara dayandırıyorlar.

Mesela şu hikayeye bir bakın: Bir trafik kazası sonucunda arabayı kullanan baba olay anında ölürken oğlu yaralı olduğu için hastaneye kaldırılıyor. Cerrah çocuğu görür görmez “Ben bu çocuğu ameliyat edemem çünkü bu benim oğlum” diyor. Soru şu: Bu nasıl olur? İnsanların çoğu cevaben, cerrahın çocuğun gerçek babası ya da biyolojik babası olduğu şeklindeki karmaşık bir açıklama yaparken çok az insanın aklına cerrahın çocuğun annesi olabileceği geliyor. Kimse erkek bir hemşire ve kadın bir cerrah hayal etmiyor. Bu da İngilizcenin gramer yapısındaki cinsiyet ayrımından dolayı mesleklerde de bir önyargı oluştuğu şeklinde yorumlanıyor. Hatta “he”, “she” farkını kaldıralım sadece bir zamir kullanalım diyenler de oluyor.
Gelelim bu yorumun ne kadar doğru olduğuna. Türkçe konuşanlar olarak sadece kendimize bakmamız yeterli. Bizim dilimizde herhangi bir şekilde cinsiyet ayrımı bulunmazken bizde yeterinden fazla cinsiyet önyargısı mevcut. Bu durumu sadece dille açıklamak mümkün değil. Aslında toplumsal normlar ve çevrenin etkisi ile bu tip önyargıları geliştiriyor ve destekliyoruz. Yine de tamamen cinsiyetsiz bir dili konuşmak çok ilginç ve güzel bir şey bence.

Sunday, October 4, 2009

Kestaneli Çikolata

Kestaneyi benım kadar çok seven biri var mı merak ediyorum, İnsan birşeyin kıymetini herhalde kaybettiğinde daha iyi anlıyor. Türkiyedeyken nasılsa elimin altında dediğin birçok şeyi burda bulmak beni zorluyor, hatta bazen imkansiz hale gelebiliyor, benzer tadları buluyorsun bulmasına ama fiyatları tam bir ateş pahası, Atlanta'da lezzetli ve taze kestane bulmak bence çok zor, genelde içleri çürük çıkıyor ya da bana öyle denk geliyor, Walmart'da satılan İtalyan kestanesi TRdeki tadlara çok benziyor ama fiyatları el yakıyor,( ithal edildiği için) pahalı ama bir o kadar da lezzetli olan kestaneleri yemeğe kıyamazken nerde tatlısını yapmak diyordum, taaa ki H Martdaki paket kestaneleri bulup birde üstüne indirime günlerini yakalayıp paketine 88¢ verdiğin günlere denk gelirse kestaneye doyuyorsun :)) Hayallerinle birlikte mide de bayram ediyor.

Bayram demişken ev yapımı küçük, orjinal, kestane dolgulu çikolatalar yapmak geliyor aklıma, İlk deneme gayet başarılı olunca kestane severlerle buluşturmak için görücüye çıkarma zamanının geldiğine inanıp sizlerle paylaşıyorum.

Tadı yiyenler tarafından çok ama çok beğeniliyor, hatta ev yapımı olduğuna inanmakta güçlük çekenler bile oluyor :)) Siz de misafirlerinizden önce kendinizi şaşırtmak isterseniz bu tarifi mutlaka denemlisiniz. İtiraf ediyorum Kafkas kestanelerinin yanında devede kulak kalıyor bu tadlar ama, benzer tadları özlüyorsanız tam size göre olduğunu düşünüyorum en azından nefsinizi az da olsa tatmin edeblirsiniz :))

Malzemeler
  • 1 paket kestane (Soyulmuş, haşlanmış ve de fırınlanmış)
  • 1 yemek kaşığı pudra şekeri
  • 1 su bardağı toz şeker.
  • 1\2 su bardağı su (şerbet için)
  • 1 paket sütlü çikolata (tercihe göre farklı çikolatalar da olabilir)

Yapılışı

  • Şeker ve suyu şerbet yapıp kaynatın.
  • Kaynayan şerbetin içine kestaneleri atıp kısık ateşte 4-5 dakika pişirin. (daha fazlası kestaneleri kurutuyor)
  • Ocağın altını kapatıp tencerenın kapağını kapatıp kestanelerin içine şerbetini alması için en az yarım saat dinlendirin.
  • Robotun içine kestaneleri atıp, şerbetden de birkaç kaşık alıp kestanelerin üzerine gezdirin. Pudra şekerini de ilave edip robotda parçalayın. Tadı az ise kestanelerin üzerine şerbetden birkaç kaşık daha gezdirebilirsiniz.


  • Çikolatayı bir kaba alıp benmari usulü eritin. (ısıya danayanıklı bir kabı kaynayan suyun üstüne koyun tercihen çaydanlığın alt kısmını kullanabilirsiniz. Çaydanlığın üstünü kapatacak büyüklükte bir çorba kasesini koyun, su kaynadıkça kaptaki çikolata eriyecektir. Eridikçe karıştırın. sıvı bir kıvam elde edince hazır olduğunu anlayabilirsiniz)
  • Eriyen çikolataları silikon buz kabına ( Ben IKEA'dan aldım) veya silikon minik cup cake kalıplarına fırça yardımı ile sürün.
  • Kalıbın tamamının çikolata ile kaplı olduğuna emin olun.
  • İçlerine kestane karışımından koyun.
  • Kestanelerin üzerlerine tekrar çikolata sürün.
  • Buzlukda yarım saat 45 dakika bekletin.
  • Silikon kabı bükerek çikolataları çıkartın.

Ilk deneme olduğu için ben çıkartırken biraz çikolatları döküldü ama olsun tadları harikaydı :))

Afiyet, bal, şeker olsun ama kalori olmasın :)) Hatt mümkünse var olanları da yaksın :))

Bayram tadındaki minik çikolatalar sayesinde de hepinizin geçmiş Ramazan Bayramını kutluyorum :))

*** Aynı şekilde içine farklı tadlar yerleştirip ev yapımı farklı çikolatalar da yapabilirsiniz.

Deniz Börülcesi Salatası



Türkiye den tariflere devam...

Güzel bir İzmir sıcağında taptaze meyvelerin ve sebzelerin satıldığı halk pazarında gezerken, şeftali, çilek, domates, biber ve taze birçok meyve kokularının beni cezbettiği ve benim kendimden geçtiğim günlerden birgündü o gün, pazar kokusunu bu denli özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi :)

Ben kokularla mest ola durayım, deniz börülcesi alalım mı? Sever misin diye bir soruyla irkiliverdim :)) Börülce ile deniz börülcesi arasındaki farkı sormuştum hemen, ona göre bir çıkarsama yapıp ismini ilk defa duyduğum bu sebze hakkında kendimce bir çıkarsama yapacaktım herhalde, Özelliği deniz kıyısına yakın yerlerde yetişmesiymiş, birde İzmir'de daha bi çok yetişirmiş bu bitki, her sahil semtinde satılmıyormuş, buymuş özelliklerinden biri de, bir de ilk baharda tüketilmesi onu daha çok yiyilir kılıyormuş, çünkü sonbahara doğru deniz tuzunu iyice çektiği için aynı lezzeti ve tadı vermiyormuş.

Birde çok ama çok sağlıklıymış, İyotlu topraklarda yetiştiğinden iyot eksikliğine bağlı guatr hastalığına iyi gelıyormuş. Bunun yanında idrar arttırıcı ve kuvvet verici özelliği de varmış, bunun yanı sıra sodyum, potasyum, magnezyum, iyot, kükürt, kalsiyum, fosfor, demir, çinko, manganez ve bakır gibi minerallerde içerirmiş. İşte buymuş Deniz Börülcesinin kısa hikayesi,

Gelelim tarifine ve börülce hakkındaki gerçeklere :) İtiraf etmeliyim ki haşlanırken yanına pek yaklaşmayın zira etrafa vermiş olduğu koku pek bir kötü, pek bi rahatsız edici :) Bide kılçıklarını ayıklamak çok zahmetli, tüm bunlara rağmen tadını tattığınızda çektiğiniz tüm zahmetlere değeceğine garanti verebilirim :)

Tarif kayınvalidemden, resmetmesi ve site de tarifi vermek de benden, tarifi okumasi, uygulaması ve yorumları yazması da sizden :)) Güzel bir iş bölümü oldu ne dersiniz?

Malzemeler

  • 1 demet deniz börülcesi
  • 1 adet limon
  • 3-4 yemek kaşığı zeytinyağı
  • 2-3 diş sarımsak
  • Çok tuzlu bir sebze olduğu için kesinlikle tuz koymuyoruz.

Yapılışı

  • Deniz börülcelerini önce sudan geçirin.
  • Haşlayacağınız tencereye alın ve sıcak suyla kaynatın.
  • Sosu için sarımsaklarsı soyup rendeleyin, zeytinyağı ve limon suyu ile karıştırın.

  • Haşlanan börülcelerin suyunu dokup suzelim,
  • Başlarından tutarak aşağıya doğru sıyırın.
  • İçindeki kılçıkları çıkartın.
  • Servis yapacağınız tabağın içine kılçıkları ayıklanmış börülceleri koyun.
  • Üzerine hazırladığınız limonlu sosu gezdirin.

Afiyet olsun :))

Friday, October 2, 2009

Hollywood’u Kapattığım Gün (Amerikalılara çok büyük iyilik yaptım!)

Bahsedeceğim kitap Alev Alatlı’nın bu yıl çıkan kitabı. Kitap genel olarak Amerikan sinema endüstrisinin, Amerika siyasi tarihiyle nasıl içli dışlı olduğunu ve birbirlerini nasıl desteklediklerini bol bol örneklerle ve resimlerle anlatıyor. Az çok film izlemekten ve politika konuşmaktan hoşlanıyorsanız bu kitabı da seveceksiniz. Pek çok ilginç şey de öğreneceksiniz. Mesela Teddy Bear (oyuncak ayı) kavramının nereden geldiğini, Ronald Reagan’ın aktörlük geçmişini (düşünün mesela Kadir İnanır cumhurbaşkanımız olmuş), Amerikan sinama tarihinde yer etmiş erkek oyuncuların çoğunun neden “tall, dark and handsome” olduğunu, ya da oyuncuların ezici çoğunluğun liseden terk olduğunu.
Alev Alatlı okumaya korkanlar ya da daha önceki tecrübeleri olumsuz olanlar için, kitap kesinlikle yine Alev Alatlı tadında olmakla birlikte, daha önceki kitapları kadar okuması ve anlaması zor cümlelerden oluşmuyor. Hatta bir müddet sonra çok akıcı ve eğlenceli oluyor. Tabii ki diğer Alev Alatlı kitapları kadar da ibretlik. En önemlisi de kafandan konuşmak yerine kaynakları ile birlikte bilgileri aktardığı için savunduğu şeylerin, tartışmaya açık olmakla birlikte, kesinlikle ayakları yere basan şeyler olması.
Kitap, benim zaten halihazırda var olan düşüncelerimi pekiştirmiş ve belgelemiş oldu, özellikle kadınların ve süperkahramanların sinamadaki kullanım şekli ve dozu ve “hatasız ve üstün kul” Amerikalılar mesajı noktasında. Aynı zamanda Hollywood’da ne kadar çok tekrar filmi yapılmış olduğunu ve yaratıcılığın Hollywood için tükenmiş olduğunu 46 sayfalık bir orijinal ve yeniden yapım listesinden açıkça görmüş oldum. Dediğim gibi sinemaya, politikaya ve ikisi arasındaki ilişkiye ilgi duyanlar için kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap.

Saturday, September 19, 2009

Obama'nin Saglik Reformu

New Hampshire’dan Lori Hitchhook, serbest meslek sahibi ve iş kurmaya çalışıyor. Fakat, Hepatit C hastası olduğundan masraflarını karşılayacak bir sigorta şirketi bulamıyor.
Başka bir Amerikalı, kemoterapi sürecindeyken sağlık sigortası kesildi. Çünkü sigorta şirketi safra kesesi taşı olduğunu farketti. Adam sigortaya başvurduğu sırada henüz bu hastalığını bilmiyordu. Tedavisi geciktiği için öldü.
Bu iki olayı da Amerika Başkanı Barack Obama, 15 Ağustos 2009 tarihli New York Times gazetesinde yazdı. Obama, 2007 yılında ülke genelinde yapılmış bir araştırmaya dayanarak, son 3 yılda, 12 milyon Amerika’lının sigorta şirketleri tarafından mağdur edildiğini ifade etti. Araştırmaya göre, sigorta şirketleri hasta olan vatandaşların masraflarını karşılamayı reddediyor, ya da belli hastalıkları karşılamıyor veya daha yüksek masraf karşılığında sigorta yapıyor.
Obama’nın, sigorta şirketleriyle ilgili açıklamalarının sebebi, sağlık reformunun neden acilen bu sene geçmesi gerektiğini Amerikalilara anlatmaktı. Hali hazırda sigortası olmayan 46 milyon Amerikalının bu açıklamaya ihtiyacı yok şüphesiz. Fakat, Obama, reformun, sigortası olan Amerikalılar için de aynı derece de önemli olduğunu ve aciliyet gerektirdiğini ifade etti. İşte, sağlık reformunun Amerikalılara, özellikle ailelere kazandıracakları:
Birincisi, eğer sağlık sigortanız yoksa, kendiniz ve aileniz için uygun fiyata sigorta yaptırma imkanınız olacak,ve bu sigorta başka bir yere taşınsanız da, iş değiştirseniz de, işinizi kaybetseniz de sizinle kalacak.
İkincisi, sağlik reformu, aşırı yüksek olan sigorta masraflarını kontrol altına alacak. Bu da ailenizin masraflarının azalacağı anlamına geliyor.
Üçüncüsü, Medicare programının kapsamı genişleyecek. Bu sayede, sigortası olmayan milyonlarca düşük gelirli aile sigorta kapsamına girebilecek. Aynı şekilde Medicaid programı da daha işlevsel hale gelecek. Böylece, ödenen vergilerin çoğu sigorta şirketlerine değil, yaşlıların bakımına ayrılacak. Sağlık reformu, aynı zamanda, yaşlı vatandaşların reçeteli ilaçlari için ödedikleri miktarı da azaltacak.
Dördüncüsü, reform, Amerikalı’ların sigorta şirketlerine karşı temel tüketici haklarını güvence altına alacak. Bu sayede, şirketler, var olan hastalıklarınızdan dolayı sizi sigortalamayı reddedemeyecekler. Hastalandığınızda sigortanız kesilmeyecek. Cepten harcanan paraya sınır getirilecek. Obama’nın ifadesiyle, Amerika’da hiçkimse, hastalandığı için beşparasız kalmayacak.
En önemlisi, reform sayesinde, sigorta şirketleri rutin check-upları, hastalık öncesi yapılan diğer testleri kapsama dahiline alacak. Göğüs kanseri, prostat kanseri gibi hastalıklar erken teşhis edilebilecek. Bu sayede, hem hayat kaybı hem de para kaybı önlenecek.

Thursday, September 10, 2009

SYM-9

Monday, September 7, 2009

George Metesky (The Mad Bomber) vs. Dr. James Brussel

Metesky (yandaki resim), 1940 ile 1957 yılları arasında New York eyaletinin heryerinde aktif olarak bombalar patlatan bir seri bombacıdır. İlk bombası 16 Kasım 1940 da Consolidated Edison Binasında (Amerika’nın temel enerji kaynaklarının olduğu bir bina) bulunmuştur. Bomba patlamamıştır ve zaten bombacı da patlamasını istememiştir çünkü bombanın yanına “CON EDISON ÜÇKAĞITÇILARI, BU SİZİN İÇİN” yazan bir not bırakmıştır. Eğer bomba patlasaydı bu not da yanacağı için bombayı çalışanlardan birinin bulmasını sağlamıştır. Ne bombanın ne de notun üzerinde parmak izi ya da herhangi bir kanıta raslanmamıştır. Bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra bir caddede yine patlamamış bir bomba bulunur. Bu bomba da amaçlı olarak patlatılmamıştır çünkü bomba saatli bir bombadır ve saati kurulmamıştır bile. Bu olaydan üç ay sonra Amerika savaşa girmiştir ve bombacı da Manhattan Polisine savaş boyunca bomba yapmayacağını ve bunun vatanseverlik duygularından kaynaklandığını belirten bir mektup yazmıştır. Savaş bittikten sonra 29 Mart 1950 de Büyük Merkez İstasyonunda (Grand Central) üçüncü patlamamış bomba bulunmuştur ve bu bomba Con Edison binasındaki bomba ile aynı yapıdadır, sadece 9 yıllık bir tecrübenin ardından daha profesyonelce yapılmıştır. Dördüncü bomba ise New York Halk Kütüphanesinin içindeki bir telefon kulübesinde patlamıştır. Diğer bir bomba Grand Central de, ardından da otuzu aşkın bomba genelde halkın yoğun olduğu yerlerde patlamıştır.

New York’lu bir psikatrist olan Dr. James Brussel (yandaki resim) bu olayı merak etmiş ve dedektif Finney’in kendisine dava dosyalarını getirmesiyle bombacının profilini çıkartmaya başlamıştır. Ona göre bombacı erkektir ve Con Edison’nın eski çalışanlarından biridir. Şirketin kendisine zarar verdiğini düşündüğü için onlardan intikam almak istemektedir. Orta yaşlıdır, çünkü paranoya genelde 35 yaşlarında doruğa ulaşır ve bombacı da 16 yıldır aktiftir. Dolayısı ile 50 yaşlarında olması beklenmektedir. Bombacı işinde ustadır ve çok düzenli bir biçimde çalışmaktatdır, çünkü bombalar özenle hazırlanmıştır ve ardından kanıt bırakılmamıştır. Yabancı uyrukludur ya da vaktinin çoğunu yabancılarla geçirmektedir çünkü mektuplarında hiç argo kullanmamış ve çok resmi bir şekilde yazmıştır. Slav’dır ve büyük ihtimalle Katoliktir çünkü kültürel olarak Doğu Avrupa’da silah olarak bomba kullanmak yaygındır ve Slavların çoğu Katoliktir. Bombacı her ne kdar bombalarını hep New York’ta patlatsa da kendisi Connecticut’ta yaşamaktadır çünkü gönderdiği mektuplardan bazılarını iki eyaletin arasında bir şehir olan Westchester’dan göndermiştir ve Connecticut’ta Doğu ve Orta Avrupalı topluluklar yoğunlukla yaşamaktadır. Bombacının ödipal kompleksi vardır ve diğer ödipal kompleksi olanlar gibi evil değildir ve annesi olmayan bir bekar bayan yakın akrabası ile yaşamaktadır. Büyük ihtimalle annesini genç yaşında kaybetmiştir. Çünkü Dr. Brussel bombacının mektuplarındaki W harflerini göğse benzer şekilde yazdığını farketmiştir.

Metesky, 1957’de yakalanmıştır ve aynen Dr. Brussel’in çıkardığı profile uygun çıkmıştır. Bu olay çıkarılan ilk profil olayıdır. Daha sonra 1978’de FBI Psikolojik Profil Programını, Davranış Bilimleri Biriminde (Behavioral Science Unit) başlatmıştır.