Showing posts with label Sümeyra Tosun. Show all posts
Showing posts with label Sümeyra Tosun. Show all posts

Sunday, June 27, 2010

Dalga (Die Welle – The Wave)

Bir haftalik okul projesi icin otokrasi dersi alan bir sinif ogrenciye hoca otokrasinin anlamini sorar. Hepsi az cok birseyler soyler ve en sonunda otokrasinin bir cesit diktatorluk olduguna ve Hitler'in ve Nazi partisinin buna ornek gosterilebileceginde hemfikir olurlar. Siniftan bir ogrenci hocaya, dunyadan bir kere Naziler gecti bir daha ayni hatayi kimsenin tekrarlamayacagini soyler ve boyle gereksiz seyleri konusmaktansa dersi bosverip Bush yonetimini tartismayi teklif eder. Hocanin cevabi sert olur ve dersi islemeye devam edecegini soyler. Dersin ve sinifin kurallari konusulur vs vs. Yalniz ogrencilerin bilemedikleri bir sey vardir: artik bu bir haftalik dersin sonunda onlar bile kendilerini taniyamayacaklardir.

Film 2008 yapimi bir Alman filmi fakat gercek olay 1969 da Amerika'da yasanmis. Filmin anlatimi ve konusu cok iyi. Tabii ki olayi disaridan izleyenler olarak biz, nasil oluyora farkina varmiyorlar tum bunlarin diye dusunuyoruz. Sahiden ayni sey bizim de basimiza gelse (ki bazilarimizin gelmis de olabilir) nasil bu hale geldigimizin iplerin nerede koptugunun farkina ne zaman varirdik acaba?

Psikolojide kullanilan sosyal kimliksizlesme (depersonalizasyon) ve bireylik yitimi gibi kavramlar da bu yasananlarin aciklamasi olarak kullanilabilir. Filmi de izledikten sonra aklima gelen sey ne oldum dememeli ne olacagim demeli oldu ve her adimi atarken sonucunu iyi dusunerek, galeyana gelmeden atmali, yoksa ne yaptigimizin farkina vardigimizda cok gec olabilir.

Thursday, June 24, 2010

Soraya'yi taslamak (The Stoning of Soraya M.)

Hic dusundunuz mu zina yapmakla suclanan bir kadin masum oldugunu nasil kanitlar. Boyle bir suctan nasil aklanilir?

Iste Soraya'dan istedikleri de buydu. Evli ve (filmde goruldugu kadari ile) dort cocuk annesi ve sureli kocasi tarafindan asagilanan, fiziksel olarak istismar edilen bir kadindir Soraya. Birazcik para biriktirip kacma hayalleri kurar zalim kocasindan, kocasi 14 yasindaki henuz cocuk sayilabilecek bir kizla evlenme hayalleri kurarken. Kocasi Soraya'dan en ucuz sekilde kurtulmak ister ister ve onu zina yapmakla suclar cunku zinanin cezasi taslanarak oldurulmektir ve en ucuz bastan savma metodu budur kocasi Ali icin. Yasadikleri yer kucuk bir yer oldugu icin Ali hem sahitleri hem de Imam'i tehdit yolu ise satin alir. Plani tikir tikir islemektedir. Zaten boyle dedikodulara merakli olan kasaba halkini hemen galeyana getirir Soraya'ya zina suclamasi yaparak. Ayni gun icerisinde hem mahkeme gorulur hem de infaz gerceklesir. Iste o zaman Soraya'dan masum oldugunu kanitlamasi isterler. Cunku yasalara gore eger bir kadin zina ile suclaniyorsa masum oldugunu kanitlamasi gerekir, fakat bir kadin bir erkegi zina ile sucluyorsa o zaman yine kadinin erkegin suclu oldugunu kanitlamasi gerekir. Cark her zaman kadinlarin aleyhine isler. Ve bu devran boyle donerken yine kadinlar bu duruma hic ses cikarmaz hatta icten ice hakkettigini buldugunu dusunurler suclanan kadinin.

Film 1986 da Iran'da yasanan gercek bir olayi anlatmaktadir. Izlemesi cok zor ve uzucu bir filmdir bu yuzden. Ama izlerken sunlar da gelir insanin aklina: Kanunlari din adina ve dinden temel alarak koyduklarini iddia eden bu insanlar nasil oluyor da bu kadar sapabiliyorlar yoldan ve bu kadar tutucu olabiliyorlar? Nasil vicdansizca herseyi kendilerine yontabiliyorlar? Kadinlarin namusu ile erkeklerin namusu arasindaki bu daglar kadar fark neden kaynaklaniyor? Ve hic mi bilgili, alim bir insan yok ki “hayir siz yanlis yapiyorsunuz, kitapta yazan aslinda budur” demiyor?

Friday, November 13, 2009

Düşündüğüm için mi konuşuyorum yoksa konuştuğum için mi düşünüyorum?

Son zamanlarda derslerle de paralel olarak dilin düşünce üzerindeki etkisini düşünüyorum. Konuştuğumuz dil acaba nasıl düşündüğümüzü de etkiliyor mu? Bu soruya cevap bulmaya çalışan pek çok araştırma var. Genel olarak bunlar farklı dillerde konuşan insanların renk, şekil, zaman algısı üzerinde yoğunlaşan çalışmalar.
Bir de dilin cinsiyet ayrımı üzerindeki etkisini savunan yazarlar var. Mesela İngilizcedeki “he”, “she” ayrımının ya da “policeman” ile “policewoman” ayrımının ne kadar çok cinsiyetçilik yarattığını söylüyorlar. Bu araştırmaları da genel olarak meslekler üzerinde yapılan çalışmalara dayandırıyorlar.

Mesela şu hikayeye bir bakın: Bir trafik kazası sonucunda arabayı kullanan baba olay anında ölürken oğlu yaralı olduğu için hastaneye kaldırılıyor. Cerrah çocuğu görür görmez “Ben bu çocuğu ameliyat edemem çünkü bu benim oğlum” diyor. Soru şu: Bu nasıl olur? İnsanların çoğu cevaben, cerrahın çocuğun gerçek babası ya da biyolojik babası olduğu şeklindeki karmaşık bir açıklama yaparken çok az insanın aklına cerrahın çocuğun annesi olabileceği geliyor. Kimse erkek bir hemşire ve kadın bir cerrah hayal etmiyor. Bu da İngilizcenin gramer yapısındaki cinsiyet ayrımından dolayı mesleklerde de bir önyargı oluştuğu şeklinde yorumlanıyor. Hatta “he”, “she” farkını kaldıralım sadece bir zamir kullanalım diyenler de oluyor.
Gelelim bu yorumun ne kadar doğru olduğuna. Türkçe konuşanlar olarak sadece kendimize bakmamız yeterli. Bizim dilimizde herhangi bir şekilde cinsiyet ayrımı bulunmazken bizde yeterinden fazla cinsiyet önyargısı mevcut. Bu durumu sadece dille açıklamak mümkün değil. Aslında toplumsal normlar ve çevrenin etkisi ile bu tip önyargıları geliştiriyor ve destekliyoruz. Yine de tamamen cinsiyetsiz bir dili konuşmak çok ilginç ve güzel bir şey bence.

Friday, October 2, 2009

Hollywood’u Kapattığım Gün (Amerikalılara çok büyük iyilik yaptım!)

Bahsedeceğim kitap Alev Alatlı’nın bu yıl çıkan kitabı. Kitap genel olarak Amerikan sinema endüstrisinin, Amerika siyasi tarihiyle nasıl içli dışlı olduğunu ve birbirlerini nasıl desteklediklerini bol bol örneklerle ve resimlerle anlatıyor. Az çok film izlemekten ve politika konuşmaktan hoşlanıyorsanız bu kitabı da seveceksiniz. Pek çok ilginç şey de öğreneceksiniz. Mesela Teddy Bear (oyuncak ayı) kavramının nereden geldiğini, Ronald Reagan’ın aktörlük geçmişini (düşünün mesela Kadir İnanır cumhurbaşkanımız olmuş), Amerikan sinama tarihinde yer etmiş erkek oyuncuların çoğunun neden “tall, dark and handsome” olduğunu, ya da oyuncuların ezici çoğunluğun liseden terk olduğunu.
Alev Alatlı okumaya korkanlar ya da daha önceki tecrübeleri olumsuz olanlar için, kitap kesinlikle yine Alev Alatlı tadında olmakla birlikte, daha önceki kitapları kadar okuması ve anlaması zor cümlelerden oluşmuyor. Hatta bir müddet sonra çok akıcı ve eğlenceli oluyor. Tabii ki diğer Alev Alatlı kitapları kadar da ibretlik. En önemlisi de kafandan konuşmak yerine kaynakları ile birlikte bilgileri aktardığı için savunduğu şeylerin, tartışmaya açık olmakla birlikte, kesinlikle ayakları yere basan şeyler olması.
Kitap, benim zaten halihazırda var olan düşüncelerimi pekiştirmiş ve belgelemiş oldu, özellikle kadınların ve süperkahramanların sinamadaki kullanım şekli ve dozu ve “hatasız ve üstün kul” Amerikalılar mesajı noktasında. Aynı zamanda Hollywood’da ne kadar çok tekrar filmi yapılmış olduğunu ve yaratıcılığın Hollywood için tükenmiş olduğunu 46 sayfalık bir orijinal ve yeniden yapım listesinden açıkça görmüş oldum. Dediğim gibi sinemaya, politikaya ve ikisi arasındaki ilişkiye ilgi duyanlar için kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap.

Monday, September 7, 2009

George Metesky (The Mad Bomber) vs. Dr. James Brussel

Metesky (yandaki resim), 1940 ile 1957 yılları arasında New York eyaletinin heryerinde aktif olarak bombalar patlatan bir seri bombacıdır. İlk bombası 16 Kasım 1940 da Consolidated Edison Binasında (Amerika’nın temel enerji kaynaklarının olduğu bir bina) bulunmuştur. Bomba patlamamıştır ve zaten bombacı da patlamasını istememiştir çünkü bombanın yanına “CON EDISON ÜÇKAĞITÇILARI, BU SİZİN İÇİN” yazan bir not bırakmıştır. Eğer bomba patlasaydı bu not da yanacağı için bombayı çalışanlardan birinin bulmasını sağlamıştır. Ne bombanın ne de notun üzerinde parmak izi ya da herhangi bir kanıta raslanmamıştır. Bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra bir caddede yine patlamamış bir bomba bulunur. Bu bomba da amaçlı olarak patlatılmamıştır çünkü bomba saatli bir bombadır ve saati kurulmamıştır bile. Bu olaydan üç ay sonra Amerika savaşa girmiştir ve bombacı da Manhattan Polisine savaş boyunca bomba yapmayacağını ve bunun vatanseverlik duygularından kaynaklandığını belirten bir mektup yazmıştır. Savaş bittikten sonra 29 Mart 1950 de Büyük Merkez İstasyonunda (Grand Central) üçüncü patlamamış bomba bulunmuştur ve bu bomba Con Edison binasındaki bomba ile aynı yapıdadır, sadece 9 yıllık bir tecrübenin ardından daha profesyonelce yapılmıştır. Dördüncü bomba ise New York Halk Kütüphanesinin içindeki bir telefon kulübesinde patlamıştır. Diğer bir bomba Grand Central de, ardından da otuzu aşkın bomba genelde halkın yoğun olduğu yerlerde patlamıştır.

New York’lu bir psikatrist olan Dr. James Brussel (yandaki resim) bu olayı merak etmiş ve dedektif Finney’in kendisine dava dosyalarını getirmesiyle bombacının profilini çıkartmaya başlamıştır. Ona göre bombacı erkektir ve Con Edison’nın eski çalışanlarından biridir. Şirketin kendisine zarar verdiğini düşündüğü için onlardan intikam almak istemektedir. Orta yaşlıdır, çünkü paranoya genelde 35 yaşlarında doruğa ulaşır ve bombacı da 16 yıldır aktiftir. Dolayısı ile 50 yaşlarında olması beklenmektedir. Bombacı işinde ustadır ve çok düzenli bir biçimde çalışmaktatdır, çünkü bombalar özenle hazırlanmıştır ve ardından kanıt bırakılmamıştır. Yabancı uyrukludur ya da vaktinin çoğunu yabancılarla geçirmektedir çünkü mektuplarında hiç argo kullanmamış ve çok resmi bir şekilde yazmıştır. Slav’dır ve büyük ihtimalle Katoliktir çünkü kültürel olarak Doğu Avrupa’da silah olarak bomba kullanmak yaygındır ve Slavların çoğu Katoliktir. Bombacı her ne kdar bombalarını hep New York’ta patlatsa da kendisi Connecticut’ta yaşamaktadır çünkü gönderdiği mektuplardan bazılarını iki eyaletin arasında bir şehir olan Westchester’dan göndermiştir ve Connecticut’ta Doğu ve Orta Avrupalı topluluklar yoğunlukla yaşamaktadır. Bombacının ödipal kompleksi vardır ve diğer ödipal kompleksi olanlar gibi evil değildir ve annesi olmayan bir bekar bayan yakın akrabası ile yaşamaktadır. Büyük ihtimalle annesini genç yaşında kaybetmiştir. Çünkü Dr. Brussel bombacının mektuplarındaki W harflerini göğse benzer şekilde yazdığını farketmiştir.

Metesky, 1957’de yakalanmıştır ve aynen Dr. Brussel’in çıkardığı profile uygun çıkmıştır. Bu olay çıkarılan ilk profil olayıdır. Daha sonra 1978’de FBI Psikolojik Profil Programını, Davranış Bilimleri Biriminde (Behavioral Science Unit) başlatmıştır.

Thursday, August 27, 2009

Psikolojik Profil Çıkartma

Çoğumuzun Amerikan filmlerinden aşina olduğu suçlu profili çıkartma işlemi Türkiye’de çok yaygın kullanılmasa bile ileride kullanılma ihtimali yüksek olduğundan ve de az çok merak edilen bir konu olduğu için genel hatlarıyla profil çıkartmadan bahsetmek istiyorum. Profil çıkartma, bu konuda eğitimli bir uzmanın, adli psikolog veya psikiyatristler olabilir, olay yeri incelemesinden, suçlunun bıraktığı kanıtlardan ve izlerden, yararlanarak suçlunun kişiliğine dair bir betimleme yapmasıdır. Türkiye’de kullanılmamasının nedeni de genel olarak budur. Türkiye’de hem bir suçlunun profilini çıkartmak icin gerekli veri tabanı yok hem de şükür ki bu veri tabanını oluşturmak icin incelenebilecek düzenli suç işleyen, seri katiller gibi, suçlular yaygın değil.

Konuya dönecek olursak, olay yeri incelemesinden sonra tümevarımsal ya da tümdengelimsel olmak üzere iki farklı metod kullanılıyor. Tümevarımsal metodda, daha önceden çıkarılmış profillerden yararlanılarak benzer özellikler halihazırdaki bulgulara genelleniyor. Örneğin kurban ne kadar yaşlı ise suçlu o kadar gençtir (25inden başlamak üzre). Ama tabii ki hiçbir suç bir diğerinin tıpatıp aynısı olmadığı için bazen de tümdengelimsel metod kullanılır. Bu metodda belli bir suçun derinden incelenmesi sonucunda bir analiz yapılır. Böylece tümevarımsal yöntemde gözden kaçan ayrıntılar yakanlanmaya çalışılır. Profil çıkartma yöntemleri 1950lerin sonundan itibaren aktif olarak FBI tarafından kullanılmaktadır, özellikle seri katillerin yakalanmasında.

Yukarıda da belirttiğim gibi Türkiye’de kullanılmamakla birlikte ileride ne yazık ki bu yönteme ihtiyaç duyacağımızı düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de de şehir hayatının yaygınlaşmasıyla birlikte insanların sosyal ilişkilerinde zayıflamalar basliyor ve buna ek olarak yaşam stresi ve ekonomik sıkıntılar da artiyor. Nihayetinde hem iletişemeyen hem de yoğun stress altında bunalan cinnet geçirmeye ya da bu iş için kafa yorup organize bir şekilde seri suçlar islemeye müsait insanlar için altyapı oluşuyor. Polis Akademisi Öğretim Üyesi Emniyet Müdürü Mustafa Kaygısız’a göre şu ana kadar Turkiye’de 41 tane seri katil tesbit edilmiş. Herne kadar sürecin bu yönde işlemesini istemesek bile profil çıkartma konusunda altyapı oluşturup, önümüzü görüp adımlarımızı erkenden atmalıyız diyorum.
PS: Aslında profil çıkartma konusu çok geniş ve heyecan uyandırıcı bir konudur. Merak edenler olursa bu konuda bir kaç vaka da aktarabilirim.

Thursday, July 30, 2009

Dublörün Dilemması

Yazları Türkiye’ye gitmenin en güzel yanlarından biri de, yeni çıkan ya da arkadaşlarımın şiddetle tavsiye ettiği kitapları alıp okumak ve açığı kapatmaya çalışmak. İşte bu yaz, her ne kadar çok yeni olmasa da, bir arkadaşım sayesinde keşfettiğim yazarlardan biri de Murat Menteş ve son kitabı Dublörün Dilemması.

Kitap, Nuh Tufan ve İbrahim Kurban’ın sıkı dostluğunu ve kendi başlarına sardıkları püsküllü belayı anlatan çok eğlenceli ve bir o kadar da ilginç bir roman. Nuh Tufan, oldukça zeki, yaratıcı fakat oldukça umursamaz ve bu sebeple hayatla dalgasını geçen bir adamdır. En samimi arkadaşı İbrahim ise tersine çok duyarlı ve hassas bir insandır. Çok zengindir ama parayı da biti kadar sevmez ve o da yaratıcılıkta Nuh kadar aşmış bir kişidir. İşte bu ikili sırf macera olsun diye kalkıştıkları bir işten yırtana kadar akla karayı seçerken biz de bu macerayı zevkle okuruz.

Bence kitap çok akıcı ve eğlenceli bir dille yazılmış ve zaten ilginç olan bir hikaye bir o kadar da iyi kurgulanmış. Beni en çok kitaptaki kahramanların özenle seçilmiş isimleri ve bu kahramanların zihinlerinden geçenler, ve yaptıkları benzetmeler güldürdü. Otobüste, dolmuşta okurken bir yandan kendi kendime sesli sesli gülüp bir yandan da şaşırarak pekçok insanın da dikkatini çekmeyi başardım.

Kitabı okumamış olanlara kesinlikle tavsiye ediyorum. Ayrıca aynı yazarın daha önceden yayınlanmış iki kitabı daha mevcut. Ne yazık ki ben gittiğim her yerde kitapçı kitapçı gezip sormuş olmama rağmen bulamadım. Bulanlar fırsatı kaçırmadan alsın. Beğenmezlerse ben kendilerinden satın alırım 

Monday, June 29, 2009

İnsanlar Neden Suç İşler?

Pek çok insanın merak ettiği bir konudur inların neden suç işlediği, ya da bazı insanlar suç işlemezken bazılarının neden suça meylettiği. Bu konuda ortaya atılmış pek çok kuram mevcut. Genel olarak bunları üç başlık altında toplayabiliriz: Biyolojik Kuramlar, Psikolojik Kuramlar, Sosyolojik Kuramlar

Biyolojik kuramlar genelde suç ileme eğiliminin biyolojik olarak var olduğunu savunur. Bu eğilim genetik olarak aktarılmış olabilecegi gibi sonradan meydana gelmiş biyokimyasal bozukluklardan dolayı da oluşabilir. Mesela ailesinde suç işlemiş bir ebeveyniniz varsa ya da tertosteron hormonunuz fazla salgılanıyorsa diğer insanlara göre daha saldırgan ve suç işlemeye eğilimli olabilirsiniz.

Psikolojik kuramlara göre ise suç işleme davranışı diğer bütün davranışlar gibi öğrenilmiş davranışlardır. Yani eğer bir ekmek çaldığında karnın doyuyorsa bu senin için bir ödüldür ve daha sonra yapacağın çalma davranışının olasılığını arttırır. Ya da suş işlemenin doğal olduğu bir çevrede büyüdüysen senin için suç işlemekte bir sakınca yoktur, çünkü bu senin için normaldir. Başka bir psikolojik yaklaşıma göre ise suç işleme davranışı bilişsel ve gelişimsel bir problemdir. Ahlak gelişimini tam olarak tamamlayamamış bir bireyin suç işlemeye yönelik algısı da, tamamlamış bir bireye göre farklı olur. Ahlak seviyesi “başkalarının yanında yapma” olan bir insanın başkaları olmadığında rüşvet almasında onun açısından bir sakınca yoktur.

Sosyolojik kuramlar ise daha çok sınıfsal farklar ve bunları direkt ya da dolaylı etkilerinden dolayı insanların suç işlemeye meylettiğini savunur. Hem kültürel hem de ekonomik açıdan aralarında fark olan sınıflar (alt-sosyoekonomik vs. üst-sosyoekonomik) yaşadıkları çatışmalar sonucunda suç işlemeye eğilimli hale gelirler. Yiyecek ekmeği zor bulup üç kuruşu bir araya zor getirerek kirasını ödemeye çalışan bir adam, belki de o kiranın iki-üç katını bir ayakkabıya ya da çantaya veren bir adama karşı gitgide hoşgörüsünü yitirebilir.

Görüldüğü gibi suç işleme davranışını açıklayan kuramlardan sadece biyolojik olana göre bu halihazırda insanın elinde olmayan bir şeydir ki biyolojik açıklamalar zaten çok iyi temellendirilebilmiş değildir. Diğer iki açıklamaya göre ise suç işlemek öğrenilen ya da en azında zamanla şartların oluşması ile ortaya çıkan bir olgudur. Bu da demektir ki bu davranışı azaltmak hatta biraz ütopik de olsa yok etmek mümkün. Bunun için çok kolay olmasa da suç işlemenin çözüm olarak düşünülmediği bir yaratmak gerekir. Peki bu mümkün müdür? Daha önce başarıldığına dair örnekler var mıdır? Nasıl bir toplum mühendisliği kullanılmıştır ve kullanılmalıdır? Sorular uzayıp gider.....

Saturday, June 13, 2009

La Zona

Kanaatimce dünyadaki pek cok sorun paradan ya da gelir dağılımının eşitsizliğinden kaynaklanıyor. Para sahipleri, “fakirleri” her an üstlerine saldırmaya hazır açgözlü ve sinsi fareler gibi görürken, ellerindeki parayı da sonuna kadar hak etiklerine inanıyor ve o para üzerinde sadece kendilerini söz sahibi görüyorlar. Kendilerinin herşeyin en iyisini, en güzelini hakettiklerini ve hatta bunun için heyşeyin mübah olduğunu düşünüyorlar (İstisnalar (vicdan sahipleri) kaideyi bozmuyor).

İşte La Zona (Yasak Bölge)da, gelir dağılımının uçurumlar oluşturduğu Mexico’da gecen bir olayı anlatıyor. Zenginlerin kurmuş olduğu küçük bir kasaba sayılabilecek ebatlarda bir sitede yine bütün kurallar da site yöneticileri tarafından belirleniyor. Böylece kendi küçük şehirlerinde “fakirlerden” uzak güvenli ve huzurlu bir hayat sürüyorlar. Tabii bu arada sitenin dışındaki dünyada ise bir kuru ekmeğe muhtaç Mexico halkı yaşıyor. Ve bir gün olan oluyor. Düşen bir yıldırımın sonucunda yıkılan reklam panosu sitenin duvarlarının üstüne düşüp güvenlik kameralarından birini kırınca bunu fırsat bilen bir kaç genç sitenin içine girip hırsızlık yapmaya karar veriyorlar. İşler yolunda gitmeyince de kaçmak zorunda kalıyorlar. Fakat ne yazık ki hırsızlardan bir tanesi sitenin içerisinde mahzur kalıyor. İşte bu küçük hırsızın sitedeki zengin çocuklarından biriyle olan münasebetini anlatıyor film. Temelde ise para ya da güç sahibi olmanın, insanın nasıl tanıyı oynayacak kadar ileriye gitmesine neden olduğunu anlatıyor.

Film, bittiğinde insanın tüylerini diken diken edecek ve bir müddet etkisinden kurtulunulmasına müsaade etmeyecek bir yapım. Şiddetle tavsiye ederim...

P.S. Dikkat edenler için ilk 5-10 dakika içerisinde bir PG-13 sahne mevcut.

http://www.imdb.com/title/tt1039652/

Yusuf ile Züleyha: Kalbin Üzerine Titreyen Hüzün

Yusuf ile Züleyha’nın hikayesini pek çok kereler pek çok ağızlardan dinlediğim halde en çok beğendiğim Nazan Bekiroğlu’nun anlatımı oldu. Hikaye yine bildiğiniz hikaye: Yusuf’un rüyası, kardeşlerinin Yusuf’u kıskanması, Yusuf’un kuyuya emanet edilmesinden Mısır’ın Yusuf’a emanet edilmesine kadar geçen tüm Züleyha’lı olaylar.
Fakat Nazan Bekiroğlu’nın kitabını benim için özel yapan ise tabii ki Yusuf Peygamberin yaşadığı bunca olayı bir de başka açıdan başkalarının ağzından dinlemek. Üzerine iftira atılan kurdun gazelini dinlemek onun adını temize çekmek için çırpınışlarını duymak. Yakup Peygamberin, bir çocuğunu diğerlerinden ayırarak haksızlık eden bir baba olmadığını hassasiyetle hissetmek. Züleyha’nın diğer tüm kadınlara seslenişini işitmek. Diğer tüm kadınlar fethedilmeyi bekleyen edilgen varlıklar iken kendisinin nasıl fethe kalkıştığını okumak. Ve bu girişimin onda ne gibi değişiklikler yarattığını, zümrüd-ü anka gibi kendi küllerinden nasıl yeniden doğduğuna şahit olmak. Firavun’un aslında Yusuf Peygambere, Mısır’a aziz yapacak kadar değer vermiş hatta onun getirdiği dine inanmış olmasına rağmen nasıl da herzaman Musa Peygamber zamanındaki Firavun ile eşdeğer tutulduğu için hayıflandığını duymak. İşte bu gibi ayrıntılar ve tabii ki bazen nesir bazense nazma kaçan anlatımın zarifliği kitabı bir solukta okumama ve sonra tekrar okumama katkısı olan şeyler.
Tabii nihayetinde kitap, bir edebi eser olduğu için içerisinde Kutsal Kitap’ta geçen ayetlerin yanı sıra, geçmeyen kurgular da barındırıyor. Bunlar da göz önünde bulundurularak o zaviyeden okunduğunda gerçekten insanın ağzında hoş bir tat gönlünde hoş bir iz bırakıyor.

Sunday, May 24, 2009

Duygular 2


Sevinç gözyaşlarına da üçüncü duygu teorisi cevap veriyor. 1960larda ortaya atılan iki faktörlü heyecan teorisine göre duyguların oluşmasında iki faktör etkili oluyor. Birincisi her zamanki gibi fizyolojik reaksiyon, ikinci faktör ise bilişimiz yani herhangi bir uyarana verdiğimiz fizyolojik reaksiyon hakkında yaptığımız yorum. Bu durumda eğer sevdiğimiz birisinden ayrıldığımız için ağlıyorsak bunu üzülme olarak yorumlarken sevdiğimiz birisine kavuştuğumuz için ağlıyorsak bunu da sevinç olarak yorumluyoruz.
İşte bu noktada dış uyaran hakkında yaptığımız yorumlar, vücudumuzda oluşan fizyolojik reaksiyona hangi duygu ismini vereceğimiz etkiliyor. Bu aşamada herkesin aklına acaba bir şekilde hernhangi bir fizyolojik reaksiyonuma farklı bir duygusal anlam yüklediğim olmuş mudur sorusu geliyor ki bu soru A. Aron ve D. Dutton’ın da aklına gelmiş. Ve sosyal psikolojide çok ünlü olan “köprü deneyi”ni yapmışlar.

Güzel bir kadın deneyci, Capilano Suspension Köpsüsü’nün bittiği yerde ya da tam ortasında durdurduğu erkek katılımcılara bir antek doldurtmuş ve herhangi bir soruları olursa arayabilmeleri için de telefon numarasını vermiş. Ve köprünün ortasında anketi cevaplayan katılımcıların deneyciyi arama oranı köprünün sonundakilerden daha fazla olduğu bulunmuş Ve tabii ki arayanlar anket hakkında bir şey sormaktanda deneyciden ne kadar hoşlandıklarını söylemek için arıyorlarmış. Peki sizce deneyci köprünün ortasındayken, köprünün bitiminde olduğundan daha mı güzel görünmektedir yoksa köprünün ortasında durup da sorulara cevap verenler yaşadıkları gerginliği ve bunun sonucu olan fizyolojik değişimi bir aşk belirtisi olarak mı yorumlamışlardır?

Duygular 1

Duyguların nasıl oluştuğu herkes tarafından merak edilen bir konudur. İçimizde neler oluyor da biz birşeyler hissetmeye başlıyoruz? Bu duygular nasıl, ne zaman ve hangi sırayla oluşur? Fizyolojik psikolojide işte bu konu üzerinde çalışmalar yapılmış ve ortaya bazı teoriler atılmış.
Temelde duyguların oluşması için lazım olan şeyler bir uyaran ve sempatik sinir sisteminin (SSS) harekete geçmesi. Burada SSSnin vücudumuzda ne gibi değişikleikler yaptığını not düşmem gerekiyor. SSSnin aktive olmasıyla birlikte vücutta bir alarm durumu olusuyor ve kalp daha hızlı bir şekilde atarak vücuda daha çok kan pompalıyor. Daha hızlı bir şekilde soluk alınıp veriliyor. Kan iç organlardan kaslara doğru harekete geçiyor. Terleme artıyor ve gözbebekleri genişliyor. Duyguların oluşması ile ilgili teorilere geri dönecek olursak, bu teorilerde tartışılan en önemli nokta uyarımın olması ile vücudun verdiği reaksiyonun sıralaması.
Duygular konusunda ilk teori 1880lerde ortaya atılan James-Lange teorisi olarak biliniyor. Bu teoriye göre önce vücud fizyolojik reaksiyon verir ve daha sonra duygularımız oluşur. Bu durumda biz ağladığımız için üzgünüzdür. Tabii ki zamanla bu teoriye eleştiriler gelmiş. İç organların görece daha yavaş çalıştığı ve duyguların vücudumuzdaki fizyolojik değişikliklerden daha önce ortaya çıktığı bulgulanmış. Bunun dışında sinir sistemi tahrip edilmiş farelerin buna rağmen hissedebildikleri bulgulanmış. Ayrıca bütün fizyolojik tepkiler aynı olduğu halde değişik duyguların oluşabilmesi de bu teoriye yöneltilen eleştirilerden.
Bu durumda 1920lerde ortaya yeni bir teori daha atılıyor: Cannon-Bard teorisi. Bu teoriye göre de süreç tam tersine işliyor. Önce duygularımız olusuyor ve sonra fizyolojik tepki veriyoruz. Yani üzgün olduğumuz için ağlıyoruz.
Peki nasıl oluyor da bazen ağladığımız zaman üzgün olduğumuzu düşünürken bazen de mutlu olduğumuzu düşünüyoruz? Sevinç göz yaşları ne anlama geliyor?

Wednesday, May 13, 2009

Walden Two Toplumu 2

Walden Two’da aile kavramı ve sosyal yaşam da farklı. Gençler hiçbir şekilde cinsel isteklerinden dolayı engellenmiyorlar ve daha henüz 15-16 yaşlarında iken çocuk sahibi oluyorlar. Fakat çocuklar halihazırda komünal olarak büyütüldüğü için anneye hiç bir zorluğu olmuyor. Çocuklar için kurulmuş bakım evleri mevcut ve burada bebekler kendileri için en uygun ortamda toplu olarak yaşıyorlar. Ve davranış mühendisliği burada kendini gösteriyor. Çocuklar ödül ve ceza yöntemi ile koşullanarak öfke, kıskançlık gibi olumsuz duygulardan tamamen arındırılıyorlar ve hayal kırıklıklarına ve engellenmelere karşı dirençli hale getiriliyorlar. Ve 13 yaşında, yetişkinlerle birlikte aynı ortamda yaşamaya hazır oluyorlar. Ayrıca deneysel çalışmaların sonucunda ayrı yaşayan çiftlerin daha uzun süre mutlu bir evlilikleri olduğu bulunduğu için Walden Two da çift ayrı odalarda kalıyorlar. Ve nihayetine bakıldığında ise toplumdaki herbir birey son derece mutlu, üretken ve tatminkar.

Buradan bakıldığında böyle bir toplumun insanı rahatsız eden bir yanı var. Laboratuar fareleri gibi koşullanarak gelen mutluluk sanki gerçek değilmiş gibi geliyor. İnsanın özgür iradesi ve vakarı hiçe sayılıyor. İnsanı ise sırf davranışlarından ve çevrenin ona verdikleri doğrultusunda şekillenen edilgen bir yaratık olarak görmek ise yeterince bunaltıcı oluyor. Fakat 1945te yazılmış olan bu roman ile 2008de yapılmıs ve neredeyse benzer bir toplum öngören, bahsettiğim belgeseldeki Venüs Projesi yıllar geçse bile bilimin niye aynı yerde saydığı konusunda merak uyandırıyor. Kabul ediyorum ki şuanki sistem de pek iç açıcı sayılmaz ama insanın içi ile dışını, kalbini, ruhunu ve beynini bütünleyen başka bir sistem olmalı. Ama nasıl?

Walden Two Toplumu 1

Geçenlerde izlediğim Zeitgeist Addendum adlı belgesel (Bu websitesinden Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz: http://video.google.com/videoplay?docid=-3127984250073808259&ei=UcAHSqneGoH4-wH9n_XkCg&q=zeitgeist+addendum+t%C3%BCrk%C3%A7e&hl=en) bana bir kaç yıl önce okuduğum bir kitabı hatırlattı. Kitabın adı Walden Two ve psikoloji biliminin babalarından biri olarak kabul edilen B. F. Skinner tarafından yazılmış bir ütopya. Skinner katı bir davranışçı olarak bilinir yani insanların sadece gözle görülebilen davranışlardan ibaret olduğunu ve ödül-ceza yöntemi ile davranışlara istenilen şeklin verilebileceğini savunur. Tabii ki Walden Two ütopyası da böyle bir davranış mühendisliği sonucunda oluşturulmuş bir toplumu anlatmakta.
Walden Two küçük experimental ve komünal yaşam süren bir toplum. Bu toplum, bilimsel veriler ve geliştirilmiş son teknolojiler doğrultusunda yaşamı en kolaylaştıracak şekilde dizayn edilmiş. Para diye bır kavram yok, sadece bu toplumda yaşabilmek için günde sadece dört işçi kredisi kazanmak yeterli. Bu da ortalama günde dört saat çalışmaya tekabul ediyor ve bu sayede Walden Two’daki her türlü imkanlardan faydalabiliyorsun. Peki dört saat bir toplumun bütün işlerinin görülmesi için nasıl yeterli oluyor? Yeterli oluyor çünkü dışdünyada zaman çok fazla israf ediliyor,mesela deneysel olarak günlük çalışma verimi ilk dört saat çok yüksekken ikinci dört saatte fazlasıyla düştüğü bulunmuş. Bunun dışında dışdünyada pek çok işsiz insan olduğu için iş sahipleri daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Ayrıca insanlar patronları için değil de kendileri için çalıştıklarında çok daha verimli işler ortaya çıkarıyor. Zaten Walden Two’da bankacılık, reklamcılık gibi para ile ilgili mesleklere ihtiyaç olmadığı için ayrıca yemekler birlikte yendiği ve ev işleri yapmak gerekmediği için bu tip işlere ayrılan iş gücü de direkt olarak dışdünya da 8 saat olan günlük çalışma zamanını Walden Two’da dörde kadar düşürüyor. Bu durumda insanlar kalan boş zamanlarını; ki bu zaman, dışdünyadaki bir lütuf olarak algılanan“boş zaman” gibi değil, bilim ve sanat gibi şeylerle geçiriyor. Ve tabii ki herşey öğrenilebildiği için doğuştan getirilen yetenek diye bir anlayış yok, insanlar yeterince zaman bulup pratik yapabildikleri için dünyaca ünlü sanatçılara taş çıkarabilecek eserler ortaya koyuyorlar.

Monday, May 11, 2009

Bebekler

Klasik aşk hikayeleri vardır ya sevenler kavuşamaz ve sonunda ölmeyi tercih ederler. Aslında çok dokunaklı gibi görünse de bence bu tip aşıklar kolaya kaçanlardır. Ne oldu, öldün bitti. O aşktan payına düşeni yaşamadın. Belki o acıya katlanmak gerekiyodu. Gerçekten aşıksan o aşkın sana reva gördüğü herşeyi başın gözün üstüne kabul etmen ve teslim olman gerekiyordu. Işte Bebekler (Dolls; http://www.imdb.com/title/tt0330229/) böyle, tam teslim üç aşkın ve aşığın hikayesini anlatıyor.
Filmdeki ilk hikaye Matsumoto ve Sawako’nun hikayesi. Matsumoto ve Sawako birbirlerini çok seven genç bir çifttir. Fakat Matsumoto’nun ailesi onu zengin bir ailenin kızıyla evlendirmek ister ve paranın ve makamın çekiciliğine kapılan Matsumoto bu kızla evlenmeyi kabul eder. Tam düğün günlerinde Sawako’nun intihara teşebbüs ettiğini öğrenir ve düğünü terk ederek Sawako’nun kaldırıldığı hastaneye gider. Sawako’yu hastaneden çıkarır ve onlar için zorlu bir yolculuk başlar.
İkinci hikaye emekli bir Yakuza patronu olan Hiro ve otuz yıl önce fakir hayatından kurtulup zengin olma hayalleri ile büyük şehre göç etmek için terkettiği sevgilisi Ryoko hakkında. Hiro otuz yılın sonunda eski sevgilisi aklına gelince onu bulmak için eskiden her hafta buluştukları parka gider ve gördüklerine inanamaz.
Üçüncü hikaye ise ünlü bir şarkıcı olan Haruna ve onun en sadık fanlarından biri olan Nukui’nin hikayesi. Haruna bir gün geçirdiği bir trafik kazası sonucunda gördüğü hasardan dolayı şarkıcılığı bırakıp kimseyle görüşmemek için kendi dünyasına çekilir. Nukui ise ona olan sadakatinin gereğini yapar ve onu bir kere daha “görmek” ister.
Film oldukça yavaş akarak ve yönetmenin yakalamış olduğu en güzel renkler ile en güzel manzaraların birleştiği bir sanat filmi tadında ilerlemekte ve bende, bu kadar etkileyici hikayeler olmasa bile bu sahneler için izlerdim bu filmi hissi uyandırmakta. Ve sonunda film bittiğinde ise benim için hala devam etmekte, kafamın ve kalbimin bir köşesinde içimi tırtıklamakta.

Thursday, May 7, 2009

Sıfır Dediğimde

Amerika’nın üçüncü en eski film festivali olan Houston Bağımsız Uluslararası Film Festivalinde (Houston Independent Intenational Film Festival) izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum. Filmin adı “Sıfır Dediğimde” ve tahmin ettiğiniz üzre bir Türk filmi. Geçen yıl yine aynı film festivalinde seyirci özel ödülüne layık görülen “Beyaz Melek”ten sonra bu Türk filmi de dikkatleri çekti ve normalde bir gün oynaması gerekmesine rağmen ikinci bir gün daha tekrar gösterime sunuldu.
Film, güzel sanatlar bölümünde okuyan bir öğrencinin (Aslı) hacasından ödünç aldığı çok değerli bir minyatür kitabını kaybetmesi ve onu bulmak için harcadığı çabaları konu alıyor. Aslı kitabın kaybolduğu gün bir türlü ne yaptığını hatırlayamaz ve bir arkadaşının (Nevin)tavsiyesi üzerine bir psikiyatriste(Melih) gidip hipnoz yöntemini kullanarak o gün neler yaptığını ve kitabı nerede unuttuğunu çözmeye çalışır. Tabii hipnoz seansları, herşeyin neden-sonuç zincirine bağlı bir şekilde ilerlediğine ve bilimsel bir açıklaması olması gerektiğine inanan psikiyatristin beklediği gibi gitmez ve esrarengiz olaylar başlar.
Bunun yanı sıra film başka bir çok masalları ve masalsı yaşamları da konu edinmekte. Fakat bunların hepsi nihayetinde ortak ve anlamlı bir noktada buluşabilmekte. Filmi güzel yapan özelliklerden bir tanesi kurgunun lineer zaman düzleminde gitmemesi ve izleyiciye olayları düşünmesi, anlaması ve yorumlar yapabilmesi için hayal gücünü kullanmasına fırsat vermesi. Fakat ne yazık ki aynı özellik filmin sonlarına doğru bir handikapa dönüşmekte. Kendinizi bir anda çok fazla hikayenin ve çok karmaşık bir kurgunun içinde bulduğunuz için filmden kopmalar söz konusu olmakta.
Nihayetinde film içinde güzel ve anlamlı replikler barındıran, farklı bir hikaye(ler)si olan ve izleyeni düşünmeye sevkeden hoş bir film.

Sunday, May 3, 2009

Kalıtım mı, Çevre mi, Yoksa Ötesi de Var mı?

Psikoloji camiasında de yıllardır süren tartışmalardan biri “kalıtım mı, çevre mi” tartışmasıdır. Insanların hayat serüvenleri doğuştan genleriyle mi belirlenmiştir yoksa “tabula rasa” olarak dünyaya gelen insan hayat tablosunu bir bir tecrübe ederek mi desenlemektedir? Psikolojik bozukluklar kalıtımla mı gelmektedir yoksa insanlar çevrenin etkisiyle mi bozuk davranışlar kazanmaktadır? Anne ve babaların, çocuklarının zekalarını kendilerinden aldığına inanarak övünmeye hakkı var mıdır yoksa çocuklar zekalarını doğduktan sonra öğrenerek mi elde etmektedirler?

Bütün bu sorulara cevap bulmak icin araştırmacılar tek yumurta ikizleri çalışmalarını icat etmişler. Malumunuz tek yumurta ikizleri tamamen aynı genetik yapıya sahiptirler. Eğer bu ikizlerden biri diğerinden farklı bir çevrede büyümüşse işte o zaman kalıtım-çevre etkisini onlar üzerinde görebiliriz. İste bu araştırmaların sonucunda hayatımızda kalıtımın da çevrenin de etkisi olduğu bulgulanmış. Insanlar belli bir zeka ranjına sahip olarak doğar. Fakat bu ranj içerisinde nerede olacaklarını çevre belirler. Aynı şekilde insanlar bazı davranış bozukluklarına (örneğin şizofreni)yatkınlığı genlerinde getirirler. Ancak bu bozukluğu ortaya çıkaracak çevresel şartlar(stress gibi) oluşmazsa belki de hiçbir problem yaşamadan hayatlarına devam ederler.
Şimdilerde ise bilim bir adım daha öteye giderek adına epigenetik dedikleri alanı ortaya çıkartmışlar. Epigenetiğin çalıştığı konu kısaca: bir neslin çevre vasıtasıyla kazandığı bir olgu bir sonraki nesle genetik olarak aktarılabilir mi? Henüz çalışmalar çok yeni olmasına rağmen bulgular pozitif yönde. Nasipse önümüzdeki yıllarda bu çalışmaların sonucunu ve hayatımıza etkilerini daha net olarak görebileceğiz.

Thursday, April 30, 2009

Değişik Kültür Formları

Psikolojide kültür araştırmaları yeni olmamakla birlikte insanlar yeni yeni kültür denen şeyin ne kadar çeşitli olabilieceğini farkediyorlar. Bu ayki American Psychologist dergisindeki bir makalede Adam Cohen, 164 tane farklı kültür tanımının yapıldığını belirtiyor. Buna rağmen Amerika’da yapılan kültür farkı çalışmalarında kültürler, tek düze bir şekilde hala doğu-batı ya da bireyci-toplumcu şeklinde ayrılmakta.
Cohen makalesinde pek çok farklı kültür formları olduğunu belirterek bunlardan üç tanesine değiniyor: Din, sosyo-ekonomik statü (SES)ve yöresel kültürler. Bu üç farklı unsur da kendi içinde değişik kültürler oluşturmakta. Örneğin bir Hristiyan ile bir Yahudinin dünyaya bakışları ve yaşayış tarzları, aynı ülkede bile yaşasalar, aynı değil. Bir Hristiyana göre bir ahlaksızca bir şey düşünmek ile onu yapmak aynı seviyede ahlaka aykırı iken bir Yahudiye göre kötü bir şeyi fiiliyata dökemek, onu düşünmekten daha ahlaksızcadır. Ne yazık ki din ve kültür ilişkisini inceleyen çalışmalar da henüz sınırlı sayıda ve çeşitlilikte. İslamiyet ile Hritiyanlığı ya da Yahudiliği kültürel açıdan karşılaştıran herhangi bir çalışma yapılmamış.
Diğer bir farklı kültür formu ise sosyo-ekonomik statü. Yapılan araştırmalara göre düşük SESden gelen bir insan daha esnek, daha uzlaşmacı ve daha çabuk kendini toparlayabilen bir özelliğe sahipken yüksek SESden gelen birisi kendisini daha çabuk engellenmiş hissedip daha büyük yıkımlar yaşabilir. Günlük hayatımızda da dikkatli bir şekilde baktığımızda, farklı SESden insanların sanki farklı bir dil konuşuyormuş gibi geldiği zamanlar olur.
Yöresel farklılıklar da kültürler üzerinde etki eden bir başka etken. Aynı ülkenin doğusu ile batısında, kuzeyi ile güneyinde bile farklı yaşam tarzları, bakış açıları görülebilir. Bu konudaki çalışamalar genelde Amerika içerisinde ya da uzak doğu ülkelerini karşılaştırma şeklinde yapılmış. Türkiye’de de böyle bir çalışma yapılsa eminim ki değişik yörelerde belirgin kültürel farklar gözlenecektir.
Bu kadar çeşitli ve renkli bir ülkede yaşayan insanlar olarak fabrikasyon malı gibi herkesin aynı kalıba sokulmaya çalışılması ne kadar acı. Halbuki herkes kendi rengini, dilini, dinini baskı altında olmadan serbestçe yaşasa birbirimizi ne kadar zenginleştirecek ve birbirimize neler neler öğretebilecektik.

Saturday, April 25, 2009

Arranged

Bir bağımsız yapım daha: Arranged (özür dileyerek tekrar dile getiriyorum ki Türkiye’ye hangi isim ile geldiğini bilemiyorum. Hatta Türkiye’de gösterildi mi onu da bilmiyorum. Yardımcı olan arkadaşlara teşekkür ederim ) Film 2007 yapımı. Brooklyn International Film Festivalinde en iyi film ödülünü ve Washignton Jewish (Yahudi) Film Festivalinde de seyirci özel ödülünü almış orijinal bir film.
Filmin hikayesi kısaca şöyle: Brooklyn’de bir ilköğretim okulunda ilk kez öğretmenliğe başlayan bir Müslüman (Nasira)ve bir Yahudi (Rochel) kadın kendilerini diğer öğretmenlerden biraz farklı hissedince çareyi birbirleriyle yakınlaşmakta bulurlar. Ve bu yakınlaşma birbirlerini daha iyi tanımalarını sağlayarak onlara bir dostluğun kapılarını açar.
Peki bu iki kadını birbirlerine yaklaştıran neden neydi? İlk olarak ikisi de kadındı, geleneklerine bağlı iki kadın. Bu büyük bir adımdı onlar için çünkü çevrelerindeki diğer “modern” kadınlar onları anlamasa bile onlar bir birbirlerini, neden daha mutaassıp giyindiklerini, neden bir sevgililerinin olmadığını, neden bazı şeyleri yiyip bazı şeyleri yiyemediklerini anlayabiliyorlardı. Hatta okulun müdiresi (dikkat edin o da bir kadın) ikisini çağırıp “Kadın hareketi diye bir şey oldu. Siz niye hala böylesiniz. Gidin daha modern bir şeyler alın, giyinin. Bakın parasını ben veriyorum.” mealinde bir şeyler söylediğinde ikisi de bir birine bakıp gülebiliyorlardı. Ve bu sahne bana bazı insanların nerede olurlarsa olsunlar hep aynı kafa yapısına sahip olduklarını ve nedense bazı insanların “dindar” olmaya zorlanmadıklarını dindar olmayı seçtiklerini bir türlü anlayamadıklarını gösteriyordu.
Filmde dikkatimi çeken bir diğer nokta ise, Rochel’in ailesinin, kızlarının Müslüman bir arkadaşının olmasına tamamen karşı çıkmalarına rağmen Nasira’nın ailesinin, kızlarının Yahudi bir arkadaşı olmasına şaşırmakla birlikte gayet hoşgörülü davranması idi. Film, akıcı, eğlenceli, objektif ve bir buçuk saatlik uzunluğu ile çok ideal bir aktivite olabilir. Zamanı olanlara...

http://www.imdb.com/title/tt0848542/

Wednesday, April 22, 2009

The Fall

Klasik Hollywood filmlerinden oldum olası hazzetmem. Her tarafı klişelerle dolu, daha başından sonunu tahmin ettiğin ve en önemlisi sağı solu efektlerle kuşatılmış sanatsal değeri çok da olmayan filmlerdir bana göre. Avrupa, uzak doğu filmleri ve bağımsız yapımlar çok daha derin içerikli ve değerli filmlerdir. Bunlardan bir tanesi de United Kingdom, United States ve Hindistan ortak yapımı olan bir film: The Fall (Türkçe’ye tam olarak nasıl çevirdiklerini bilemiyorum.)

Film, 1920lerde, düştüğü için kolunu kıran küçük bir kızla (Alexandria), aynı hastanede yatmakta olan bir adamın (Roy) dostlukları üzerine kurulu. Roy, Alexandria’ya bir hikaye anlatmayı teklif eder. Bu hikaye kaçak bir köle, bir patlayıcı uzmanı, bir kızılderili, bir Hintli kılıç ustası, maskeli bir haydut ve Charles Darwin hakkındadır. Çocuk da hikayeyi dinlemeyi kabul eder ve film başlar.
Film tam da bir Tarsem filmi tadında. Oldukça etkileyici bir hikayesi var. Bir çocuğun dünyaya nasıl baktığını çok güzel bir şekilde anlatmış. Ayrıca filmdeki bol renkli, estetik ve kültürel zenginliği yansıtan sahneler de yönetmenliğe Tarsem’in elinin değdiğini hemen hissettiriyor. Bu sahnelerden en çok dikkatimi çekenlerden biri ise filmdeki düğün sahnesinde dervişlerin semalarını andıran bir gösterinin olması.

Filmi sürükleyici kılan etmenlerden biri de çocuk oyuncu Catinca Untaru. Kendisinin ilk filmi olmasına rağmen çok güzel bir oyunculuk ortaya çıkartmış. Hem rolünün gereği hem de zaten aslen Romanyalı olmasından dolayı konuştuğu aksanlı İngilizce ile de rolünün hakkını vermiş. Herkese gönül rahatlğı ile izlemelerini tavsiye edebileceğim bir film. İyi eğlenceler…

http://www.imdb.com/title/tt0460791/